28 Ekim 2009 Çarşamba

YÖK Üniversitelerde Sermayenin Egemenliğini Arttıracak Bir Kurul Tanımlıyor!

Yükseköğretim Kurulu (YÖK) eğitimin piyasalaştırılması ve üniversitelerin sermayenin ihtiyaçlarına göre şekillendirilmesi çabasında bir adım daha atmanın hazırlığı içindedir. YÖK'ün hazırladığı "Yükseköğretim Kurumlarında Danışma Kurulları Kurulması Hakkında Yönetmelik Taslağı", Avrupa emperyalizminin eğitim alanındaki politikalarının ifadesi olan Bologna Süreci'nin gereklerinden biri olduğu gerekçesiyle, üniversitelerde danışma kurulları kurulmasını düzenliyor. Bu danışma kurullarında "üniversitenin fiziksel ve yapısal konuları, eğitim-öğretim ve araştırma program ve politikaları, üniversitenin gelişme stratejisi vb." konularında "dış paydaş"ların da görüş, öneri ve desteklerinin alınması hedefleniyor.

Kurulun üniversite içi "paydaşlarını" bir yana bırakarak "dış paydaş"larına baktığımızda, aslında amaçlananın sermayenin ve siyaset kurumlarının biçimlendireceği bir üniversite modeli olduğu açıkça anlaşılıyor. Dış paydaşların arasında o ildeki Sanayi ve Ticaret Odası başkanları ya da temsilcileri, ilin Belediyesi veya Büyükşehir Belediyesi Başkanı veya temsilcisi yer almakta. YÖK'ün rektörlere neredeyse sınırsız yetki tanıyan tek adamcı üniversite işleyiş modelinde, üniversitenin kendi bileşenleri olan öğretim üyeleri, elemanları, öğrenciler ve üniversite çalışanlarının üniversitenin işleyişinde, idaresinde, akademik faaliyetlerinde söz hakkı yokken dış paydaşlara söz verilecek olması, taslağın amacının üniversitelerin demokratikleştirilmesi olarak açıklanamayacağının da en açık göstergesi. Amaç, üniversitelerin akademik özerkliği tamamen yitirerek piyasa güçlerinin eline geçmesi ve doğrudan sermaye için çalıştırılmasıdır. Bu yönetmelik taslağıyla sermaye, üniversite üzerinde yasal olarak belirleyici hale getirilmek istenmektedir.

Türkiye Bologna sürecine 2001 yılında dahil olduktan sonra, sermaye sözcülerinin yükseköğretimde dönüşüm öngören raporları (TÜSİAD Yükseköğretim Raporu 2008) doğrultusunda vakıf üniversiteleriyle başlayan eğitimin ticarileştirilmesi YÖK'ün yeni uygulamalarıyla devam ediyor. YÖK'ün bu politikalarının nedeni, dünyada eğitime bakışın kâr odaklı hale gelmesi ve hizmet alanlarının sınırsızca sömürülmesi isteğidir. YÖK, Şubat 2007'de yayımladığı "Türkiye Yükseköğretim Stratejisi" raporunda, emperyalizmin eğitimle ilgili DTÖ, UNESCO, AB aracılığıyla gerçekleştirilen dönüşümlerini, küreselleşme ve piyasa ekonomisine geçiş olarak yorumlarken eğitimi kişisel bir yatırım, insan ve bilgiyi de sermaye olarak gören bakış açısını savunmakta, ülkelerin rekabet gücünü buna bağlamaktadır. Nitekim taslağın birinci maddesinde, yönetmeliğin amacının "faaliyetler açısından yüksek ve sürdürülebilir kalitede hizmetlerin sağlanabilmesinde daha rasyonel ve verimli sonuçlara ulaşabilmek" olduğunu okuduğumuzda, üniversite eğitiminin doğrudan "ticari hizmet" kavramıyla bir tutulduğunu da açıkça görebilmekteyiz.

Araştırma görevlilerinin iş güvencesini ortadan kaldıran, 50/d'lilerin 33/a'ya geçişlerini engelleyen yönetmelik; mesleği yapabilme yetkisinin başka kurumlarca verilmesinin yolunu açan diplomalara unvan yazılmaması uygulaması ve benzeri adımlarda olduğu gibi bu taslak çalışması da sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda eğitim yapacak, "şirketleşen" üniversite modeline bizi bir adım daha yaklaştırıyor.

Yükseköğretim yalnızca akademisyenleri ve öğrencileri değil, tüm toplumu ilgilendiren bir konudur. Bizler +İVME Dergisi sermayenin gereksinmediği bilginin üretilmediği, istihdam biçimlerinin sermayenin isteklerine uygun olarak değiştiği (50/d, esnek çalışma, taşeronlaştırma), bilimsel ilerlemeden ve kamu yararından çok kâr amacı güden yaklaşımın egemen olduğu, öğrencilerin de bu yaklaşım uyarınca insancıl değerlerden uzak, rekabetçi, kariyerist bireyler olarak yetiştirildiği bir yükseköğretim anlayışına karşıyız.

YÖK'ün bu yeni yönetmelik taslağında bizleri yakından ilgilendiren bir başka nokta daha var: Kurulmak istenen danışma kurullarının üyeleri arasında o ildeki TMMOB'ye bağlı meslek odalarının başkanları da bulunmaktadır. TMMOB'nin eğitim alanında bugüne kadar yaptığı tüm çalışmalarda eşit, parasız, bilimsel eğitim, özerk ve demokratik üniversite görüşü savunulmuştur; "üniversiteler üniversite bileşenlerinindir" denmiştir. Nitekim TMMOB 27 Ekim 2009 tarihinde yaptığı yazılı basın açıklamasıyla, YÖK yönetmelik taslağında tariflenen Danışma Kurullarının özerk-demokratik üniversite anlayışının çok uzağında olduğunu belirtmiş ve "hazırlanan yönetmeliğin bu şekilde yürürlüğe girmesi halinde Danışma Kurullarında yer almayacağını" duyurmuştur.

TMMOB bununla yetinmemeli, bilimden ve emekten yana olmanın gerektirdiği şekilde, üniversitelerde AB süreci kapsamında sermayenin egemenliğini kuracak bu kurullara ve tüm altbaşlıklarıyla üniversitelerin şirketleştirilmesi sürecine karşı yürütülen mücadelede daha etkin bir biçimde yer almalıdır.

Mühendislik, Mimarlık ve Planlamada
Artı İvme Dergisi

Etiketler: | | | | | | | | | |


28 Eylül 2009 Pazartesi

Depremi Felakete Dönüştüren Kapitalizmdir

İvme

“Sesimi duyan var mı?” diye haykırıyordu enkaz altında kalanlardan birisi tam 10 yıl önce. Tam 10 yıl önce kâr hırsının, vurgunculuğun, rüşvetçiliğin kucağına terkedilmiş bir halk sadece 45 saniye süren 7.4'lük bir deprem sonucunda 40.000’den fazla can verdi bu topraklarda. Sayısız acılar, yokluklar, sıkıntılar yaşandı sonrasında. Bu büyük felaketin ardından insanlar yaralarının sarılmasını beklerken devletten, devlet resmi rakamlardaki ölü sayısını düşürerek, doğacak tepkileri kontrol altına alma yoluna gitti. Öncelik sistemin bekasıydı.

1999 yılı itibariyle resmi kayıtlara 18.243 insanımızın öldüğü, 48.901 insanımızın yaralandığı, 376.379 konut ve işyerinin hasar gördüğü geçti. Depremin üzerinden 10 yıl geçmiş olmasına rağmen devlet gerçekleri kendi halkından saklamakta hiçbir sakınca görmemektedir hâlâ. Devletin deprem sonrasında sadece Kocaeli’ne gönderdiği yardım eli adı altındaki kanlı elinde 50 bin adet ceset torbası bulunmaktadır. Bu sayı bile depremde hayatını kaybedenlerin sayısının açıklanandan çok daha fazla olduğu gerçeğini gözler önüne sermektedir.

Depremin üzerinden 20 saat geçmişti ve hükümet hâlâ Bakanlar Kurulu'nu toplamamıştı. Halk canını dişine takıp ölülerini enkaz altından çıkarmaya, yaralılarını kurtarmaya çalışırken egemenler, emperyalizmin talepleri doğrultusunda "Uluslararası Tahkim Yasası"nı çıkarmakla uğraşıyorlardı. Bu da devletin kimin devleti olduğunu apaçık gösteriyordu.

Gerçekler bir tek bununla da sınırlı değildir üstelik. Birilerinin her durumdan yararlanarak cebini hep daha fazla doldurması üzerine kurulu sistem, bu büyük felaketi büyük bir fırsata çevirmekte geç kalmamıştır. Depremzedeler için toplanan yardım paralarının %60’ı sistemin açıklarını kapatmak için kullanılmış, depremzedeler çadırlarda unutulmuş, deprem sonrası uluslararası yardımlarla yapılan konutlara yerleşen depremzedeler evlerinden çıkarılmaya çalışılmıştır. 17 Ağustos depremi sonrasında Saddam Hüseyin’in desteğiyle depremzedelerin kullanması için yaptırılan konutlardan depremzedelerin polis zoruyla atılması ve buraların bürokratlara tahsis edilmesi bunun yakın zamandaki örneklerinden biridir. Deprem bahane edilerek konut alanlarını sermayenin çıkarları uyarınca yeniden düzenleyen kentsel dönüşüm adlı rantsal bölüşüm projelerinin hayata geçirilmeye çalışılması ve gecekondu yıkımlarının hızlandırılması ise onbinlerce insan yaşamına mal olmuş deprem üzerinden para kazanmanın diğer bir boyutudur.

Yaşanan acılara hep yenileri eklenmiştir. O keşmekeşte tüm bunlar yapılırken, bir yandan da birkaç tane günah keçisi bulunmuş, yaşanan tüm acıların sorumlusu ilan edilmiş, böylelikle sistem kendi sorumluluğunu halkın belleğinden silmeye çalışmıştır. Bu dönemde açılan 2100 davanın sadece 30 kadarı ceza ile sonuçlanmış, onlar da zaman aşımı kılıfıyla kurtarılmıştır. Veli Göçer'e dava açanların Veli Göçer'in avukat parasını ödemek zorunda bırakılması, kapitalizmin hukuk ve adalet anlayışını net olarak ortaya koymaktadır.

Ülke topraklarının % 93’ünün aktif deprem kuşağında olmasına ve nüfusumuzun % 98’ini tehdit eden depremselliğe rağmen sadece 19 ili kapsayan 4708 sayılı yapı denetimi kanunu çıkarılarak denetim mekanizması, müşterisi müteahhit olan yapı denetim şirketlerine terkedilmiştir. Devlet kendi yapması gereken denetleme işini piyasaya devrederek hem kamusal sorumluluğu üstünden atmaya hem de kamusal hizmet alanlarını özelleştirmeye çalışmaktadır. Çıkarıldığı haliyle bu yasa beklentilere cevap vermekten çok uzaktır. Bugün itibariyle kimi firmalarda denetçi mühendislere asgari ücret düzeyinde maaş ödenip 30 bin metrekareden daha fazla denetleme alanının sorumluluğu yüklenmektedir. Bu konuda başka bir sıkıntı da büyük inşaat firmalarının kendi yapı denetim firmalarının bulunmasıdır. Dolayısıyla denetleme ve denetlenme süreçleri bu tür firmalarda bir prosedürden öteye geçmemektedir.

Devletin depremden sonra yaptığı en büyük icraat ise deprem vergisi olmuştur. 2009 yılı Haziran ayına kadar toplanan toplam 24,1 milyar lira deprem vergisinin yılsonunda 27,2 milyarı bulacağı ifade edilmektedir. Peki, toplanan bu kadar parayla devlet ne gibi tedbirler almış, ne tür yatırımlar yapmıştır? Bayındırlık Bakanlığı verilerine göre yaklaşık 80 bin civarında olan kamu binalarının sadece 4000’inin deprem analizinin yapıldığı ve büyük bir kısmının risk taşıdığı açıklanmış olup bu binaların sadece 764’ünün güçlendirildiği bilindiğine göre deprem vergisi ile toplanan paralara ne olmuştur? Bugün itibariyle neredeyse 400 bin konut sınırını zorlayan devlet müteahhidi bir TOKİ varken, neden büyük bir depremin öngörüldüğü ülkemizde hiçbir tedbir alınmamaktadır? Toplanan deprem vergilerinin 17 Ağustos depreminin zararını fazlasıyla karşılayacağı aşikâr bir durumdur. Anlaşılan o ki toplanan bu paraların büyük bölümü yine sistemin açıklarını yamamakta kullanılmıştır. Basında boy boy demeçler vererek sanki bir muştuyu iletircesine ‘deprem sonrasına hazırlıklıyız’ diyenler, sanırız deprem sonrası için yeterli miktarda ceset torbasını depoladıklarını ima etmektedirler. Hem toplanan deprem vergilerinin akıbetinin belirsizliği, hem de İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin sadece bahara hazırlık adı altında ayırmış olduğu 100 milyon dolarlık bütçe ile 750 adet okulun güçlendirmesinin yapılabileceği gerçeği göz önüne alındığında, insan hayatı bir mevsimlik bile ömrü olmayan lalelerin hayatından daha değersiz kalıyor maalesef.

Diğer taraftan yapılanları bir kenara koyup yapılacaklardan medet umanlara hatırlatalım: Bakanlar Kurulu’nun 01.07.2006 gün ve 26215 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan, önümüzdeki 7 yılın temel hedeflerinin belirlendiği (2007-2013) Dokuzuncu Kalkınma Planı’nda afete karşı hazırlık ve afet zararlarıyla mücadele sürecine yer verilmemiştir. Yani özetle her sene yaşanan doğal afetlerin GSMH’nın en iyimser tahminle %3 ve üstünde bir kısmına denk bir zarar verdiği bilindiği halde, devletin geçmişte almadığı gibi gelecekte de afetler ve felaketlerle ilgili hiçbir tedbir almayacağı gözükmektedir. Bu gerçek bu kadar yalınken, hâlâ sistemden depreme ve diğer afetlere karşı tedbir almasını beklemek gerçeklere gözlerini kapatmaktır. Çözüm, zorlayıcı olmaktan, daha doğrusu örgütlülükten ve doğru, kararlı bir mücadele anlayışından geçmektedir. Her felaket ertesinde birilerini günah keçisi ilan etmek ve cezalandırmak çözüm sağlamaz. Çözüm halkın yaşamına, geleceğine sahip çıkan kararlı bir mücadele anlayışıyla elde edilecektir.

Bugün itibariyle üzülerek söylüyoruz ki kimi meslek odaları da bu süreçte yanlış yerde durmaktadırlar. Özellikle İnşaat Mühendisleri Odası yönetimi deprem konusunu, yıllardır temcit pilavı haline getirdiği ama İvme Dergisi’nin kararlı mücadelesi sonucu bir türlü uygulamaya koyamadığı “yetkin mühendisliği” hayata geçirebilmek için kullanır durumdadır. Her 17 Ağustos’ta bu konuya değinmeden geçmemeyi gelenek haline getirmiştir. Yeni mezun mühendislere 5 yıl süresince stajyerlik öngören yetkin mühendisliğin mühendislerin geçim standardını yükselterek imzacı mühendisliği ortadan kaldıracağını iddia etmek en iyimser yaklaşımla imzacı mühendisliği yaratan koşulları analiz etmekten aciz olmak anlamına gelmektedir. Maalesef İMO yönetim anlayışı depremin yıkıcı etkisinin büyüklüğünü birinci derecede, kalitesiz mühendislik çalışmalarına ve de dolayısıyla kendi meslektaşlarının sırtına yükleyerek asıl suçluyu yani sistemi perde arkasında bırakmaktadır.

Türk Müteahhitler Birliği’nin deprem raporunda ‘… yapı denetimi ve sigortası, mesleki yetkinlik ve akreditasyon …’ diyerek yöneticilerinin büyük çoğunluğunu müteahhitlerin oluşturduğu İMO ile aynı çözümü önermesi tüm gelişmelerden sonra artık bizi şaşırtmamaktadır. Öte yandan başta İMO olmak üzere yapı alanında faaliyet yürüten odaların, daha çok rant elde etme uğruna malzemeden çalan veya buna göz yuman ve bu sebeple binaların yıkılmasında sorumluluğu olan hiçbir meslektaşa dönük soruşturma bile açmamış olması etik dışı davranışları cesaretlendirmekte, bu yanıyla depremlerde aynı sebeplerden kaynaklanacak ölümlerin sorumluluğunun bir bölümünü de odalara yüklemektedir.

Evet, depremin üzerinden tam 10 yıl geçti. Deprem öncesi ve sonrasında yaşananlar, yapılanlar, yapılmayanlar, tüm gelişmeler sistemin gerçek yüzünü göstermede bir turnusol görevi görmüştür. Deprem gibi her doğal afet sonrasında gerçek suçluların perde arkasında tutulması, doğal afetlerle mücadelenin sadece kağıt üstünde kalması, yaşanan felaketlerin önüne geçmek yerine onlardan nasıl faydalanırım anlayışının egemen olması, suçlulardan hesap sorulmaması maalesef kanıksanır bir durum olmuştur. Bilinmelidir ki unutulan her acı, hesabı sorulmayan her sorumsuzluk yeni acılar, yeni felaketler, yeni sıkıntılar demektir. Görmezden gelmek suça ortak olmak demektir. İşte o yüzden biz 17 Ağustos’u hiç unutmadık, unutmayacağız ve de en önemlisi unutturmayacağız. Yeni 17 Ağustosların yaşanmaması için mücadelemizi sürdüreceğiz.

Mühendislik, Mimarlık ve Planlamada
Artı İVME

25 Eylül 2009 Cuma

İvme Dergisi ve ÇHD İstanbul Şubesi Küçük Armutlu'da Yıkımlarla İlgili Halk Toplantısı Yaptı

Küçükarmutlu Cemevi'nde yıkımlara karşı halk toplantısının ikincisi 16 ağustos 2009 Pazar günü yapıldı.

Küçükarmutlu Cemevi bahçesinde saat 21.00'de başlayan toplantıda ilk olarak Baltalimanı Mahallesi Muhtarı Ali Haydar Aslan konuştu.

Aslan'ın toplantının neden yapıldığını anlatmasının ardından avukat Oya Aslan barınma hakkını anlattı. Sulukule ve Mamak örnekleriyle insanların nasıl kandırılarak, mağdur edildiklerini aktardı.

"Bir an önce buradaki sesin yükselmesi burda finans merkezi kurulmasını engeller. Bu süreçte bir araya gelinir ve biz tapumuzu istiyoruz şeklinde bunun arkasından gidilirse yasal olarak burası size verilir." diyerek konuşmasını bitirdi.

Daha sonra söz alan İvme dergisi yayın kurulu üyesi mühendis Gülcan Kırca kentsel dönüşüm üzerine bilgi vererek, "insanı temel alan projeler geliştirilmeli. Kendi yaşam alanını var etmiş yerlerin yaşamlarını iyileştirmeyi temel alan projeler olmalı. Biz bu yüzden kentsel dönüşüme karşıyız." dedi.

Çağdaş Hukukçular Derneği'nden Avukat Ayşe Gonca Yumak ise, toplantı öncesi Küçükarmutlu mahallesini gezdiğini anlatarak, "burası çok güzel bir mahalle, çok sıcak ilişkiler var. Bunları kaybetmeyin. TOKİ'yle, belediyeyle masaya oturmayın. Burada sizinle değerlenen bir yaşantı var. Sizinle anlam kazanan bir hayat var. Çok güzel bir alan burası. Burayı bize hak görmüyorlar belki. Eğer burada bir dönüşüm olacaksa bu halkın çıkarları, burada yaşayan halkın ihtiyaçları baz alınarak yapılan bir dönüşüm olmalı. Ama yapılacak olan dönüşüm sermayenin çıkarları doğrultusunda yapılmak isteniyor" şeklinde konuştu.

Yumak'ın ardından konuşan Avukat Barkın Timtik ise direnme hakkını anlatarak, "Bizim en temel hakkımız direnme hakkı. Bizim çok çeşitli haklarımız var. Sağlıklı konutlarda Barınma hakkı, dilekçe verme hakkı, özel hayatımızı gizlice yaşama hakkımız var.

Bu haklarımızı eğer devlet ihlal ederse, bu ülkenin egemenleri, zenginleri ihlal ederse biz bu haklarımızı neyle koruyacağız? Direnme hakkımızla koruyacağız. Direnmek en temel insan hakkıdır.

Bu ülkenin iktidarlarının ne dediğinin çok önemi yok. Biz ne istiyoruz? Biz insanız, biz halkız ve bizim haklarımız var. Biz haklarımızı istiyoruz. Biz haklarımızı koruyacağız. Direnme hakkımızla koruyacağız. Yasalar sizi korkutmasın. Biz meşruluğumuzdan aldığımız güçle direneceğiz.

Bu alanlarını bu ülkenin zenginlerine, siyasal iktidarlarına peşkeş çekmeyeceğiz. Ben bir avukatım, hukukçuyum ama yasaları yapanların insanlar olduğunu biliyorum. Onlar kendi çıkarlarına göre yaparlar yasaları.

Biz halkız. Bizim çıkarlarımız onlarınkinden farklı. Burayı yıkamayacaklar. Buna inanıyorum," dedi.

Barkın Timtik'in konuşması alkışlarla karşılandı. İvme dergisi yayın kurulu üyesi ve TMMOB il koordinasyon kurulu kent çalışma grubunun üyesi olan mühendis Tigin Öztürk'ün krizle beraber konut piyasasının daralmasıyla yıkımların ötelendiğini ancak, İstanbul'un Kültür Başkenti projesiyle beraber bu yıkımların olacağını anlatan konuşmasından sonra, PSKD Sarıyer Şubesi Boğaziçi Cemevi yöneticisi ve Küçük Armutlu yıkım komisyonu üyesi Zeynep Yıldırım yıkımlara karşı komisyonlar oluşturmak gerektiğini ve bunda sorumluluk almak gerektiğini söyledi.

Son olarak konuşulanları toparlayan Çağdaş Hukukçular Derneği başkanı avukat Taylan Tanay "sizlerin gücü örgütlülüğünüzdür. Örgütlü hareket ederseniz evlerinizi yıkamazlar.

İradi davranırsanız, yıktırmama kararını verirseniz, herkes sizin yanınızda olur. Örgütlülüğünüze güvenin. Merak etmeyin biz hukuki her şeyi sizin için yaparız yeter ki siz evlerinizi yıktırmama kararlılığında olun.

Bizde bizin çocuklarınızız, sizin içinizden çıktık. Günü geldiğinde sizlerle beraber dozerlerin önüne yatmasınıda biliriz. Bu mahallenin tarihi var. Hüsnü İşeriler Sevcan Yavuzlar var. Bunları asla unutmamalıyız.

Bizi vareden onlardır. Bu mahalle örgütlü bir mahalledir. Biz istersek bu saldırıyıda durdururuz. Küçükarmutlu bunun gibi saldırıları daha öncede durdurdu.' dedi.

Bir hafta sonra Pazar günü saat 20.00'de yapılacak toplantıya herkesin komşularına, çevresindekilere de haber vererek daha da kalabalık gelmesi çağrısı yapılarak toplantı bitirildi.
22.30'da sona eren toplantıya yaklaşık 500 kişi katıldı.


14 Eylül 2009 Pazartesi

İstanbul İl Çevre Düzeni Planı Onaylandı

İstanbul’un 1/100.000 ölçekli Çevre Düzeni Planı İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı'nca onaylanarak yürürlüğe girdi.

İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi’nin 13.02.2009 tarihinde aldığı 103 sayılı kararı ile uygun bulunan 1/100.000 ölçekli İstanbul Çevre Düzeni Planı, 15 Haziran’da İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı'nca onaylanarak yürürlüğe girdi.

İstanbul’un sorunlarının çözümünün, mekansal gelişiminin ve kalkınmasının sürdürülebilir bir biçimde sağlanması amacıyla hazırlanan 1/100.000 Ölçekli İstanbul Çevre Düzeni Planı’nın askıya çıkma işlemleri devam ediyor.

http://www.ibb.gov.tr

13 Aralık 2008 Cumartesi

Mamak'ta Gecekondu Yıkımları


İdari Mahkemelerin 2 kez iptal ettiği Kentsel Dönüşüm Projesi kapsamındaki Ankara Mamak’taki gecekondu yıkımları sürüyor. Mamak’ta Kentsel Dönüşüm projesi adı altında başlatılan ve özellikle Derbent, Üreğil mahallelerinde sürdürülen yıkımlara idari mahkemelerin iptal kararı vermesi sonucu Büyükşehir Belediyesi tarafından “Arsa Karşılığı ev sözleşmesi” ve “TOKİ” anlaşmaları adı altında devam ediliyor. Derbent mahallesinde halk ev vaadiyle kandırılmaya çalışılarak ve Belediyenin yıkımların başlangıcından beri uyguladığı yıldırma ve tedirgin etme politikasıyla Belediye’nin hazırladığı sözleşmeyi imzalamak zorunda bırakılıyor.

Belediyenin açtığı sözleşme imzalama bürosu adeta “İkna” odaları gibi çalışarak halk Belediyenin hazırladığı ve en kötü şartları içeren sözleşme imzalattırılıyor.

Belediyenin hazırladığı sözleşme şartlarına göre hak sahiplerinin çoğu 10-20 milyar ve daha üstü meblağlarda borçlandırılarak, ne zaman verileceği belli olmayan evler vaat ediliyor.

Halk özellikle ilk yıkımlardan sonra elektriklerin sık sık kesilmesi, suların kesilmesi ve yıkılan evlerin enkazlarının toplanmamasıyla tedirgin edilerek yıldırılmaya tedirgin edilmeye çalışılıyor. Mahalleyi çöplük içinde, yıkılan evlerin enkazları ve patlayan lağımlarla baş başa bırakmayla yetinmeyen Büyükşehir Belediyesi evleri telefonla arayarak, yazılı kâğıtlar göndererek ve mahalleye sık sık gelen yıkım ekiplerinin bizzat çağrılarıyla “evlerinizden çıkın, sözleşmeyi imzalayın, yoksa Belediye kamulaştırma yapacak hiçbir hak talebinde bulunamazsınız” diyerek halk korkutulmaya çalışılıp sözleşme imzalatılıyor.

Bugüne kadar 1100, Kasım ayında ise 50-60 civarında ev bu koşullarda yıkıldı, sayısı net olmamakla birlikte daha ev sahibinin de sözleşmeyi imzaladığı bilinmekte.

Sözleşmeyi imzalamadığı halde mahalle halkından evleri yıkılanlar da bulunmakta. Erol UYAR’ın evi 21 Kasım’da yıkıldı. Belediye tarafından verilen cevap ise “Yanlışlıkla yıktık” oldu. Yine Yusuf UZUN ve Rafet Doğan KARACA’nın evleri kendi rızaları olmadan ve sözleşmeyi imzalamadıkları halde “Boş duruyordu” gerekçesiyle yıkıldı ve ev sahiplerine “biz yıkarız tazminat davası açılsın” dendi. Yine ev sahiplerinden Yusuf KANGAL’ın kendisinin anlaşıp imzalamamasına rağmen eşinin sözleşmeyi imzalaması sonucu hukuksuzca elektriği ve suyu kesilmiş durumda.

Derbent’teki ilköğretim okulu öğrencilerinin velilerinin verdiği bilgiye göre okulun yarıya yakın mevcudu boşalmış durumda. Öğretmen sayısı düşmüş ve okulun yıkılacağı bilgisi tartışılmakta.

Derbent Mahallesi sakinleriyle yaptığımız röportajda da Büyükşehir belediyesine ve bugüne kadar yapılan yıkımlara ve bugün mahallenin bulunduğu duruma karşı duyulan öfke dile getiriliyor.

Ankara Haklar Dernekliler Derbent Mahallesine giderek halkla görüştü. Kandırılarak, yıldırılarak, evleri başlarına yıkılarak mağdur edilen halk şunları söyledi:

ZİYA HANÇER: Derbent’ten Yeşilöz’e (Kayaş bölgesine) kadar günde 20 ev kesin yıkılıyor. Yıkım ekibiyle birlikte kepçe ve 10 tane hurdacı dolaşıyor, ortak çalışıyorlar. Hem telefonla arıyorlar, hem bildiri gönderiyorlar. Bildiride gelin, Belediye’ye evinizi verin, vermezseniz kamulaştırırız. Yıkım ekipleri geliyor. Gelin evinizi verin, vermezseniz kamulaştıracağız, hiçbir şey alamazsınız diyor. Yıkıma geldikleri zaman elektriği kesiyorlar (ara sokakların) sonra ekip gidiyor istediği yeri yakıyor istediğini yakmıyor.

Bizim düşüncemiz kesinlikle evler verilmiyor. Mamak köprüsünden Elmadağ’a kadar seçim zamanı hiçbir partiyi koymayacağız mahalleye. Halkın oturduğu konuta enkaz bedeli diyor. Konut enkaz olur mu?

AZİZ İZCİ: Evimizi vermeyeceğiz. Mecbur kalırsak vereceğiz. Doğru dürüst anlaşmaya yanaşıp bizimle anlaşmadıktan sonra hiçbir şey vermeyeceğiz.

Derbent Çorum Mahallesi halkı:

RIDVAN…: Sadece Kasım ayında Çorum mahallesinde 10 civarında ev yıkıldı. Ev sahipleri kendileri gidip sözleşmeyi imzaladı. Ajan türü insanlar var birkaç tane. Onların etkisiyle ve insanlar üzerinde psikolojik baskısıyla gidenler oldu. Bu tarafta belediye evlere telefon etmedi. Kentsel dönüşüm altında rant kavgası var. Vatandaşı düşünme havada kalır. Kriz nedeniyle insanların büyük çoğunluğunun yaşam düzeyi alt üst olacak, zaten geçim sıkıntısı çekiyoruz. Bir de barınma sıkıntısı olacak. Giden kaypaklar gitti. Kalanlar kaldı.

ELİF YILMAZ: Son bir ayda 10-15 ev yıkıldı. Herhangi bir bildirim gelmedi. İnsanlar sözleşmeyi imzalıyorlar “Al bunu ye Melih Gökçek dedi bu millet”, ben böyle diyemem. Gelip yıkıp bırakıyorlar, çamurdan, tozdan dışarı çıkamıyoruz, cam, kapı açamıyoruz. Belediyenin arabalarından rahatsızız. (Yıkım bölgesinin yanındaki köprü inşaatından kaynaklı gelip geçen) Bizi kim koruyacak Gazi Şahin dedim Belediyenin önündeki basın açıklamasında, bu kadar polis seni koruyor.

Sonuna kadar direneceğim. Son kalırsam da Melih Gökçek gelecek aynı masada konuşacağız. Evimizin değerini vermiyor. Evimizin değerini versin verecekse. Aynı evimizin yerinden versin. Yoksa dayak gibi duruyorum. Erkekse gelsin evimi başımı vursun.

Pakize…: Yapsın buraya binayı, biz de burada evimizde oturalım. Hakkımızı versinler. Evimizi vermiyorum.

Kanserli Ölüm İstemiyoruz


Sağlıkları hiçe sayılarak mahallelerine baz istasyonu kurulan Nurtepe-Güzeltepe halkı, kar amacıyla yatırım yapan ve hizmet getiriyoruz yalanıyla halkın sağlığıyla oynayanları uyardı.

Daha önce (25 Kasım'da) mahallelerinde kurulan baz istasyonlarına karşı bir halk toplantısı düzenleyerek bir komisyon oluşturmuştu Nurtepe-Güzeltepe halkı. Ailelerle ve okul aile birlikleriyle görüşerek baz istasyonuna karşı eylem yapma kararı alan komisyon, o günden itibaren, bildiriler dağıtarak, kapıları dolaşarak baz istasyonunun insanların sağlığını nasıl tehdit ettiği anlattı.

6 Aralık Cumartesi günü yürüyüş düzenleyen Nurtepe Güzeltepe halkı, hiçbir hizmetin insan yaşamı kadar öncelik ve önem taşımayacağını dile getirdi.

Saat 15.30'da Hüseyin Aksoy Parkı'nda toplanan halk, "Baz İstasyonlarına Hayır, Mahallemizde Baz İstasyonları İstemiyoruz" pankartları arkasında kortej oluşturarak baz istasyonunun kurulu olduğu yere yürüdü.

"Mahallemizde Baz İstasyonları İstemiyoruz, Halkız Haklıyız Kazanacağız, Baz İstasyonlarına Karşı Gücümüz Birliğimizdir, Baz İstasyonlarına Hayır, Kanserli Ölüm İstemiyoruz, Baz İstasyonları Çatılara Değil Uyduya, Kirli Teknoloji İstemiyoruz, Dikkat Baz İstasyonları Öldürür" dövizlerinin taşındığı eyleme yaklaşık 250 kişi katıldı.

Baz istasyonunun olduğu yerde bir açıklama yapan Güzeltepe Sakinlerinden Esen Poyraz geleceklerinin karartılmasına izin vermeyeceklerini ifade ederek "Hiçbir ticari faaliyet veya kamu hizmeti insan yaşamını hiçe sayacak temeller üzerine kurulamaz. Hiçbir hizmet insan yaşamı kadar öncelik ve önem taşımaz. Bir hizmetin karşılığı olarak insanın ölümü kabul edilemez. İnsan yaşamında tehlike yaratan bir hizmetin insan yaşamının önüne geçmesi ve ona üstünlük tanınması doğru bir yaklaşım olarak düşünülemez. Bizler Nurtepe - Güzeltepe Halkı olarak, herkesin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkı olduğuna inanıyoruz. Bunun için de önce kendi geleceğimize ve mahallemize her koşulda sahip çıkacağımızı ilan ediyor, baz istasyonlarının mahallemizden sökülerek kaldırılmasını istiyoruz" dedi.

"Mahallemizde Baz İstasyoları İstemiyoruz, Halkız Haklıyız Kazanacağız, Baz İstasyonlarına Hayır, Kanserli Ölüm İstemiyoruz, Baz İstasyonları Çatılara Değil Uyduya" sloganlarıyla eylem sona erdi.

Okunan basın açıklaması:

Hiçbir hizmet insan yaşamı kadar öncelik ve önem taşımaz!

Baz istasyonları, cep telefonlarının birbirleriyle iletişimini sağlamak için kurulan alıcı-verici santraller olup bütün cihazların etrafında elektromanyetik alan oluşturmaktadır.

Baz istasyonlarının insan hücrelerinde yapısal bozukluklara yol açtığı, özellikle çocuklarda kanser yaptığı, gözde tahribatlar yarattığı, kanda ve beyin-omirilik arasındaki sıvıda tahribatlara yol açabilecek şekilde insan sağlığına zararlı olduğu bilinmektedir.

Ulaştırma Bakanlığı, meskun mahallelerde ve özellikle de okul-hastane gibi kurumlara baz istasyonu kurulmasına izin vermemiştir. Ancak, buna rağmen mahallemizdeki baz istasyonları halkın yaşadığı yerde ve okula ve sağlık ocaklarına çok yakın yerlerde kurulmuştur. Ancak sözkonusu para olunca yasaların hiçbir hükmü olmuyor.

Biz diyoruz ki hiçbir ticari faaliyet veya kamu hizmeti insan yaşamını hiçe sayacak temeller üzerine kurulamaz. Hiçbir hizmet insan yaşamı kadar öncelik ve önem taşımaz. Bir hizmetin karşılığı olarak insanın ölümü kabul edilemez. İnsan yaşamında tehlike yaratan bir hizmetin insan yaşamının önüne geçmesi ve ona üstünlük tanınması doğru bir yaklaşım olarak düşünülemez.

Bizler Nurtepe - Güzeltepe Halkı olarak, herkesin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkı olduğuna inanıyoruz. Bunun için de önce kendi geleceğimize ve mahallemize her koşulda sahip çıkacağımızı ilan ediyor, baz istasyonlarının mahallemizden sökülerek kaldırılmasını istiyoruz.

Geleceğimizin karartılmak istenmesine sessiz kalmayacağız. Baz istasyonlarına hayır diyor, yetkili mercilere bir kez daha sesleniyoruz: Mahallemizde Baz İstasyonu İstemiyoruz…

NURTEPE-GÜZELTEPE HALKI

7 Kasım 2008 Cuma

Başıbüyük'ün Derdi Büyük Kadınları


Başıbüyük için önerilen yeni yerleşim projesinde şimdiki sakinlerine yer yok görünüyor. Son seçimlerde AK?Parti’ye yüzde 72 oy çıkaran mahalleli, en çok da partilerinden darbe yemelerine bozuluyor.

İstanbul, Maltepe’nin çamlarla, kavaklarla kaplı tepesinde Başıbüyük Mahallesi’ndeyiz. Kavakların polen salma mevsimi yüzünden yürürken suratınıza havada uçuşan pamukçuklar çarpıyor; ‘aşağıya’ göre havanın daha billur olduğunu burnunuz ciğerlere anında haber veriyor. Uzakta Marmara Denizi yayılmış, araya sık binalı bir şehir silüeti de alarak.
İlk girişte göze çarpan, kimi daha harap halde olsa da, iki-üç katlı, bahçeleri gül tomurcuklu mütevazı evlerden dağlık bir Ege köyü havası yayılıyor. Ama iki ucunda panzer bekleyen Trafo Caddesi, yüzlerce insanın toplandığı meydan ve az ileride ‘İşgalde 79. gün’ yazan tabela, bu pastoral bahar manzarasının ardında çok başka şeyler olduğunu anlatıyor. Köy olarak kurulduğu 1978’den beri serpilmiş bir gecekondu mahallesi olan Başıbüyük, İstanbul’daki kentsel dönüşüm harekâtının cephelerinden biri. Bu mahallede tam 79 gündür 24 saat polis bekliyor. Siz bu satırları okurken 83. gün dolacak.

‘Ne şahane yermiş burası’
Olanı biteni şöyle özetleyelim... 80’lerde benzeri gecekondu mahallelerinden farklı olarak, çok farklı şehirlerden göçenlerin sığındığı bir yer olmuş bu tepe. Samsun’dan da, Sinop’tan da, Diyarbakır’dan da... Az sayıda olsa da Alevi aileler de yaşıyor.
1984-85’te Özal hükümeti zamanında tapu tahsis belgeleri dağıtılmaya başlanmış. Bildiğimiz bir hikâye olarak da her seçim dönemi öncesi altyapı meseleleri bir bir çözülmüş Başıbüyük’ün. Elektrik, su derken, 2005’e gelindiğinde doğalgazı bulunan, İETT’nin sık seferleriyle ulaşım derdi çözülmüş bir yer olmuş. Zaten Başıbüyük’ün iştah kabartması da bu sürece rastlıyor. 1997’de dönemin ANAP’lı Belediye Başkanı Bahtiyar Uyanık, Hazine’ye dava açarak ‘Senin arazine çöreklenen işgalcilerin zararı bana, en iyisi bu toprakların tapusunu bana ver, hak sahiplerine ben dağıtayım’a getiriyor. İki yıl içinde işlem tamam.
2004’te ise Maltepe Belediyesi elini açık ederek, Toplu Konut İdaresi (TOKİ) ve Büyükşehir Belediyesi’yle birlikte ortak bir proje üretiyor. Hatta Kemal Unakıtan ve Abdüllatif Şener bizzat Başıbüyük’e gelip ‘Ne şahane yermiş burası’ diyerek dönüyorlar. 940 dönüme yayılan bu ‘şahane’ yerin neredeyse yarısı bu proje dahilinde olduğundan, eskiden çocuk parkının bulunduğu alan, sakinlerinin dediklerine bakılırsa bir miktar çam ağacını da devirerek şantiyeye dönmüş durumda. Şu anda kimseye ‘Çıkın’ denmiyor ama belediyenin Ümraniye’ye, Sultanbeyli’ye doğru dönümlerce uzanmış çamlık araziyi kapsayan eğlence ve kültür merkezi projesini de ekleyince, Başıbüyük tepelerinin villalar, konut alanlarıyla bezeli uzun vade manzarasını tahmin etmek hiç zor değil.
Bu arada Başıbüyük’teki ev sahiplerine belediye tarafından büyük bir de jest yapılıyor: ‘85 metrekare evleri 52 bin YTL’ye buyurun’ diyorlar. 112 metrekarelikler 69 bin YTL. Lakin bu teklifi götürdükleri insanların oturdukları evler kaçak sayıldığından enkaz bedeli olarak sadece 20 bin YTL ediyor. Zaman içinde kapattıkları dört duvarı iki katlı bir ev haline dönüştürmüş olabilirler ama hepsi dar gelirli bu aileler için aradaki 49 bin YTL asla ödenemeyecek bir miktar. Bu da ‘Çıkın, gidin’ demek.

‘Bıraktık bütün dizileri’
Başıbüyük’te yaşayan 6 bin 500 aileden hiçbiri ne bu teklifi değerlendirmek istiyor, ne de kimisinin 30 yıldır oturduğu evlerini terk etmek. Bu anlamda benzer kaderi yaşayan Karanfilköy, Ayazma, Armutlu, Gülensu mahalleri gibi hem sokaklarda hem hukuki düzeyde direniyorlar.
Yine de Başıbüyük’ü diğerlerinden ayıran noktalar var: Birincisi son yerel seçimlerde yüzde 72’yle neredeyse şu anda illallah ettikleri AK Parti’li belediye başkanını seçtiren, gayet muhafazakâr bir yer olması. İkincisi de kocaları işte olan, hepsi namazında niyazında, torun torba sahibi teyzelerin baş direnişçiler olmalı. Ortalıkta genç de az görüyorsunuz; polisin çocukları daha acımasız dövdüğünü, buna görmeye katlanamadıklarını anlatıyor ablalar, teyzeler... Polislerden bir-ikisinin ‘Sizin erkekler pek pısırık galiba’ laf atmalarına da hem kızıyor hem de ucundan gururlanıyor gibiler.
Bütün bunların toplamında ise coplanmaya, icabında biber gazı yemeye onların katlanması gerekiyor. Bazıları zamanında AK Parti kadın kollarında aktif olarak çalışan kadınların birçoğunun daha önce hayatlarında polisle işi olmamış; bırakın slogan atmayı, hayatlarındaki en politik eylem, eşlerinin verdiği partiye oylarını atmak...
Üç ay önce iki caddenin kesiştiği meydanımsı boşluğa mavi naylonlardan bir direniş çadırı kurmuşlar. Evlerden dört tane çekyat konmuş içeri. Köşede, sık sık tazelendiği belli olan ateş yakılıyor geceleri. Bu kadın grubunun gayriresmi liderliğini yapan 25 yaşındaki Sahure Demirkıran, iki çocuklu bir ev hanımı. “Bu işler başladığından beri hayatım sonsuz değişti” diyor; düdük çaldıkları eylemlerini, bu çadırın altında gülüşerek buldukları sloganları anlatıyor.
Sadece onun değil, bütün kadınların hayatı değişmiş. En cengâver neferlerden olan Fatma Teyze, evlerinde yemek yiyemediklerini, temizlik yapmayı canlarının çekmediğini anlatıyor. Zaten gece 2’ye kadar çadırın altında toplu haldeler. Televizyon çıkarsalar bile çadıra, kimsenin dizi falan izlemeye hali kalmamış. “Bıraktık bütün dizileri” diyorlar.

‘Allah müstahakınızı versin’
Maltepe Belediyesi’nin halkın gönlünü alma operasyonuyla yönetmelikte yaptıkları küçük değişikliklerden kimse memnun değil; geçtiğimiz salı günü yapılan basın açıklaması da bu itiraz üzerine... Normalde basın ilgisi bu kadar fazla olmuyormuş. DHA ve yerel gazetelerin dışında NTV de orada. Meydandaki kadın yoğunluğu, basın açıklaması okunurken kendini, lafı gediğine koydun nidası ‘Ooohhh!’ olarak kendini gösteriyor. Zaten ‘TOKİ’ye bura mezar olacak’ gibi az oynanmış bildik slogan kalıplarının dışında, sonra yapılan yürüyüşte daha çok (ballandıra ballandıra söylendiğini düşünün) ‘Allah müstahakınızı versin’, ‘Allah belalarını verecek’ler alıyor. En içten atılan sloganlar bunlar.
Yürüyüş sırasında şantiyenin etrafını çeviren demir perdeyi yumruklamak ya da aradaki deliklerden aşağı, doldurulmuş temele bakmak istediklerinde kadın polisler devreye giriyor. Koca memelerini sallaya sallaya ‘Aman yedik şantiyenizi. Bakmayalım da nazarımız değmesin’ diye bağırışıyorlar. Hayatlarının en politik hareketi; iki sene önce böyle polise diklenmeyi rüyalarında bile görmez, akıllarına gelse ‘tövbe’ der savuştururlardı.
Bu kez biber gazsız geçen yürüyüş eylemi sonrası karargâhları olan çadıra oturuyoruz. Aynı anda tiz perdeden meramlarını anlatmaya başlıyorlar. Eşi 12 yıl önce ölen dört çocuklu Canan Öztürk evlere temizliğe gidiyor ya da tuvaletçilik yapıyor. Yeni eylemci hayatı yüzünden onlara artık gidemediğini söylüyor. Çalıştığında günlüğü 15 YTL. Kendi deyişiyle ‘okur yazarı da yok’. “Hepimiz erkek olduk artık, burada kadın diye bir şey yok” diye yekten özetliyor hallerini. En bozulduğu şey de projelendirme sırasında evine çıkanların ‘Oh buranın manzarası da ne güzelmiş. Sen burada yap mangalını dur’ demeleri. Evini borç harç seneler içinde oturulur hale getirmiş olabilir ama Öztürk, “Mangalı hangi parayla yapacağım, bunu düşünen yok” diyor.

Bedava otobüsün ceremesi
Başta biraz utanıyor, benim Nuh nebiden kalma teybimi bir şey sanıyorlar, ama sonra susturmak ayrı mesai. 20 yaşında Sivas, Suşehri’nden gelin gelen 33 yıllık Başıbüyük sakini Bahriye Teyze’nin beş yaşındaki torunu da yanında. “Biz burada dikenli yolları gül eyledik, yoktan var eyledik” derken bir yandan heyecandan gevşeyen başörtüsünü sıkıştırıyor: “TOKİ’yle o Fikri Köse (Maltepe Belediye Başkanı), kedi fareyle oynar gibi bizimle oynuyor. Belediyenin gazetesine yazmış yine ‘Oyunuzu bana verin’ diye. AK Parti’ye üyeyim ben. Suşehri’ndeydim oy zamanı, AK Parti’nin arabasıyla bedava geldim oy kullanabileyim diye. Bu mu bize reva görülen! Biz Müslüman diyerek bu partiye oyumuzu vermişiz, evlerimizi yıksın diye değil.”
Tiradın bu noktasında arkadan başka bir ses yükseliyor: “İşte o bedava bindiğin otobüse karşılık evini alıyorlar şimdi.” Bahriye Teyze bozulsa da sükûnetini yitirmiyor: “Bundan sonra AK Parti’ye oy moy yok. Yoktan geldim ben kızım. 53 yaşından sonra nerede taban tutabilirim. Benim yaşadığım etnik köken bu. Köyde yerimiz olsaydı, barınabilseydik, baştan gelmezdik zaten.”
Bütün kadınlar aynı cümleden yola çıkıyor; madem yıkacaklardı, neden izin verdiler? Dört duvarlı gecekondularına yaptıkları her şey için belediyeden bir tür izin aldıklarını söylüyorlar. Dediklerine göre elbette ki belgesi olmayan bir izin bu. Örneğin bir kat çıkmanın karşılığı birinin masasına, eline falan da değil, bir çekmeceye bırakılan 1 milyara fikslenmiş gibi. Eşi boya imalatçısı olandan belediyede boya badana işlerini halletmesi gibi özel rayiç belirlemeleri yapıldığını söyleyen de var kat çıkma karşılığında.
Şu anda Başıbüyük’te dört katlı apartman da görebiliyorsunuz. Bu nasıl olabildi? Öncelikle olabildiği için oldu. Üzerine, her seçim öncesi mahalle yeni bir hizmetle tanışıp da meşruiyetinden şüphe duymadığı için oldu. 2008’e gelindiğinde, birden bütün ‘kanunsuzluğun’ içinde kanun aramanın neticesi de bir çatışmaydı tabii ki.
Başıbüyüklü kadınların en büyük şikâyeti polise olan güvenlerini yitirmeleri. Şimdiye kadar karakola gitmemiş teyzeler, polislerin gözünde düşman gibi görünmekten rahatsızlar. Mahalledeki bütün küçük çocuklar polisten korkuyor. Hem fiziki varlıklarından, hem de bir eylem günü insanların kaçtığı sanılan bir evin içine (evet içine) biber gazı atılmasından. Meğer evde tek başına bir çocuk varmış, çok ağlamış.
Az biraz serpilen çocuklar ise öfkelenmeyi erken öğrenmiş. Nurten Aşık daha beşinci sınıfa giden oğlunun ‘bizim davamız’ diye bahsetmesinden rahatsızlığını ifade ediyor: “Bu yaşta çocuk dava diye bir laf der mi? Sağ-sol çatışması mı bu!”
Filmlere, romanlara yaraşır dramatik buluşmalar anlatıyorlar. Halime Hanım polis olan kardeşiyle bir eylemde karşılaşmış. Müesser Hanım’ın da kızı polis, “Ne yalan söyleyeyim, ona bile bakışım değişti” diyor. Ama bunu demeye de içi elvermiyor, hemen ekliyor: “Biz Gazi Mahallesi gibi olmak istemiyoruz. İstemiyoruz ne o polislerin, ne aşağıda çalışan işçilerin canı yansın. Yoksa biz de hiç az değiliz...”

Başıbüyük Adalet Timi?
Duvarları bol yazılı bir mahalle Başıbüyük. ‘Diretme tapuyu ver’ gibi fonksiyonel yazılamaların arasına, ‘Kız dediğin İstanbul gibi olmalı, fethi zor fatihi tek’ gibi aforizmalar da girmiş. Sıkça göze çarpan ‘Crazy Gençler’in sırrına vâkıf olamadık, ama sık karşılaştığımız BAT kısaltmasını çözüyoruz: Başıbüyük Adalet Timi. 13 yaşındaki bir fırlamaya yoldan geçerken “Başıbüyük Adalet Timi ne demek?” diye soruyorum. Fiyakalı fiyakalı bakarak “Mahalleye sahip çıkanlar demek” deyip aksak adımlarla yürüyüp gidiyor.
Kadınlar durmaksızın anlatıyor... Kuyruklarında tükendikleri halk ekmekle ‘boş boş’ kahvaltı edenler, “Biz burada mülteci değiliz” diyenler, evinin yıkılması için cesedinin çiğnenmesini şart koşanlar, psikolojisi ‘düşen’ çocuklarının hikâyelerini anlatanlar, biber gazı yediklerinde çevre hastanelerden rapor alamadıklarını söyleyenler, alelacele atılan temele bakarak “Hadi biz kaçak yaptık, bu kaçak değil mi!” diyenler...
Derneklerinin adını ağızlarından düşürmüyorlar. Başıbüyük Mahallesi Doğayı ve Çevreyi Koruma ve Yaşatma Derneği, başkanları Adem Kaya ve başkan yardımcısı Lütfi Sel sayesinde çok yol almış. Burada 2004’te yedi mahalle derneğinin katılımıyla yola çıkan fakat şehirdeki kentsel dönüşüm harekâtı sürdükçe bünyesindeki mahalle sayısını 18’e çıkaran İstanbul Mahalle Dernekleri Platformu’nu da anmak gerekli. Platform bu 18 mahallenin, üst üste koyduğunuzda yüz binlerce insanın sözcülüğünü yapıyor, STK’larla işbirliğinin sağlanması, kamuoyunun duruma uyandırılması, hukuki savaşımın yürütülmesi için canla başla çalışıyor. En önemlisi de Sulukule’den Ayazma’ya diken üstünde yaşayan bu insanlara direnme gücünü, o morali sağlıyor.
Başıbüyük, kendinden büyüğünü gösteriyor mercek altına alındığında. Yıllardır değişen hükümetler zincirinde baki kalan, seçim propagandası aracı olarak gecekondu vaatleri ilkesini, iktidarın büyük şehirleri dilim dilim yerliye yabancıya satma harekâtını, emlak rantına dayalı ekonomi politikalarını, vaatkâr ve seçim öncesinde yoksulu pek sever AK Parti’nin icraatta kendi tabanıyla nasıl ilişki kurduğunu, barınma gibi temel insan haklarının teminatı için uğraşılan günlere geldiğimizi ve yeri geldiğinde kadınların direnme gücünün nasıl kitlelere ivme katabildiğini... Derdi büyük Başıbüyük’ün...
**
‘Meydan mecburen bizim’
Eylemlerde kadınlar ön planda olduğundan sıklıkla coplanan ve biber gazı yiyenler de torun torba sahibi bu teyzeler oluyor. Panzer 24 saat mahalle meydanında...

Nurten Aşık, mahallenin en aydınlık fikirli kadınlarından. 46 yaşında, Ankaralı. Kadınlar komisyonunda ön saflarda, bize derdini anlatırken çok sakin, işin kendi mahallesinde bitmeyeceğini bilecek kadar da öngörülü. Arkadaşlarını Ayazma’da yaşayanlara destek vermeye çağırıyordu yanımızda. Başıbüyük’te AK Parti’ye oy vermemiş az sayıda insandan biri... Azınlıktaki CHP’cilerden de değil, protesto amaçlı oy kullanmamış. Evinden daha güzel bahçesi var, meyve ağaçlarını sulamak için bulduğu yöntemleri anlatıyor. Bulaşık makinesini kullanmıyor, sırf durulama suyunu dökebilsin diye. Çamaşır makinesinin durulama suyu da kovalarda birikiyor.
Nurten Aşık, hafif burularak bütün kardeşleri içinde tek okuyamayan olduğunu söylüyor. 80 öncesi olaylarına denk gelmiş, ortaokuldan terk. Kardeşlerinden başhekim yardımcısı, avukat çıkan var. Fakat kendi kendine kalemi kâğıdı alıp içini döken bir kadın Nurten Abla. Hatta mahallesinde yaşadıklarını da yazmış, Evrensel gazetesinin okur köşesinde yayımlanmış. Bana kapının önüne hemen bir kilim çıkarıyor, koşup içerden yazısının fotokopisini getiriyor. Çok da güzel yazmış...
Hayatının bu politik kısmının ona sosyalleşme olarak da iyi geldiğini anlatıyor sonra. Normalde çok girişken bir insan değilmiş, mahallesinden çok kadını köşedeki çadırda tanımış. Evi yeni doldurulmuş temele ve devasa vince bakıyor. “Meydan mecburen bizim” diyor.
**
‘Sinek kadar değerimiz yok mu?’
Fatma Balcı, kadın grubunun sesi en yükseklerinden. Yürüyüşte de önde, basın açıklaması yapılırken de, laf arasında alkışlıyor, “Çok güzel konuştun” diye sesleniyor. Çadırdaki sohbetimizden sonra evine davet ediyor. Mahalle tepeliğe kurulduğu için ara sokaklar dimdik yokuşlardan ibaret, ceylan gibi sekişine arkadan baktığınızda yaşını anlamıyorsunuz. Yolda salaş evlerin fotoğrafını çekmemize kızıyor. “Kötü göstermeyin mahallemizi” diyor.
“57 yaşındayım, Samsun’dan buraya ayak bastım. 70’te ilk geldiğimde kiradaydım. O zamanlarda yolun bu tarafında ev mev yoktu. Bütün buralar fundalıktı. Ecevitler, Demireller zamanında yaptık burayı, Özal zamanında üç oda ekledim. Suyumuzu verdiler, telefonu, doğalgazı verdiler. Her şeyimizi ödüyoruz. Çocuk parkımızdı bizim burası, 12 tane kuyu var altta. Şimdi orası şantiye. Çam ağaçlarını kestiler, kim bilir nereye gömdüler. Benim eltim bunlar yüzünden bir aydır yatıyor. 80 yaşındaki kadına cop olur mu kızım! Biz başında belediyeden izin aldık. Madem yıkacaktın, niye izin verdin? Çatı yaptırdım, ‘Gel bizi gör’ dediler. Niye bunlara müsaade ettiler? Ben sonunda yıkılacağını bilsem, niye yapayım? Zenginlere peşkeş çekilmek için mi? Ben karı başımla tepe tepe dolaşıp bu belediye başkanı için oy topladım. Bu mu bizim mükafatımız! Bak bir daha seçim olsa bir yudum suda boğarım belediye başkanını. Asla AKP’ye de vermem oyumu. Polisi bize düşman ettiler kızım. Polise güvencim kalmadı benim. Elimizde limonlarla dolaşıyoruz. Sor, niye? Bizi biber gazlarına boğdular. Öyle bir doldum ki, kefen parası olsun diyorum artık vallahi onlara. İtfaiye gidiyor da bir kediyi kuyudan çıkarıyor. Bizim sinek kadar değerimiz yok mu, bile bile kuyuya atıyorlar böyle...”

kaynak:

http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=HaberDetay&ArticleID=878045&Date=21.05.2008&CategoryID=41